|
En Çok Başlık Oluşturanlar |
|
- Yorumlar: 23
- Kısa Mesajlar: 135
- Forum Mesajları: 398
- Resim Galerisi: 81
|
|
...Daha önceki günlerdeki gibi Aynalı nın kulübesine gitmiş, günlük gıdamı almıştım. Bugün kulübenin önüne oturmadım. Aynalı beni alıp, mezarlığın en ücra ve caddeye uzak bir köşesine götürdü. büyük bir mezar taşını göstererek:
--Git, şu mezarın üstüne uzan. Adamın başındaki kavuğun büyüklüğüne bakılırsa büyük bir alim olmalı. Git, o yüce alimin ruhaniyetinden feyiz al! dedi.
Gidip mezarın üzerine uzandım birkaç dakika. Kavuk hayalimde bin bir türlü şekil aldıktan sonra Aynalı nın çaldığı neyin hazin nağmeleriyle hayellere daldım. Kendimi zifiri karanlık bir odada, bir yatakta yatıyor gördüm. İçerisi fena halde karanlık idi. Bir müddet bekledim. Karanlık sinirime dokunuyordu. Nerede bulunduğumu kestirmeye çalıştığım bir sırada odanın kapısı açıldı. Bir adam içeri girdi.
--Kalktın mı oğlum? dedi.
Karanlıktan içeri giren adamı göremiyordum. Daha doğrusu bizim bildiğimiz şekilde göremiyordum. Ancak, acayip bir his ve görüş oluştu o sırada. Babam öleli uzun zaman olduğu için bu adamın bana "oğlum" demesine şaşırıyordum. Adam tekrar;
--Oğlum kalktın mı? dedi.
--Evet, dedim. Ancak sen benim babam mısın?
Adam hayretle:
--Oğlum sen kafayı mı yedin ? dedi.
--Hayır! Fakat babam öleli...
--Vah, vah! Oğlumu cinler çarpmış! Zavallı saçmalıyor.
Kısa bir süre sonra kendime geldim. Delilere her yerde iyi davranılmadığını anımsayarak, yaptığım gafı düzeltmeye çalıştım.
--Şaka yapıyorum baba! Fakat bir lamba yahut mum emretseniz. İçerisi cehennem gibi karanlıkta...
Adam ağlamaklı bir sesle;
--Aman Allahım! Oğlum çıldırıyor. Sonsuz güneş doğmuş, alem nura boğulmuşken o içerisinin karanlık olduğunu söylüyor. Aman oğlum! Fenalaşmaya başladım, dedi.
Odanın oldukça karanlık olmasına rağmen, bu adam son derece aydınlık olduğunu iddia ediyordu. Babam olduğunu söyleyen bu adamın deli olduğuna kanaat getirmeye başladım. Adamı kızdırmayıp durumu idare etmeyi düşündüm.
--Babacığım! Doğru söylüyorsun, gerçekten güneş doğmuş. Fakat pencereler kapalı olduğu için ışık odaya girmiyor.
--Aman Allahım! Eminim ki bizim oğlan çıldırıyor. Oğlum! Güneşin ışığına bir şey engel olabilir mi? Sen deli misin, nesin?
Adamın bu cevabı karşısında, bir tımarhanede olduğumu düşünmeye başladım. Biraz sonra içeriye annem olduğunu iddia eden bir kadın, amcalar, dayılar ve bir sürü akrabam girdi. Babam onlara yana yakıla çıldırmış olduğumu söylüyordu. Bunun üzerine onlar başıma üşüşerek bana bir takım saçma sapan sorular sormaya başladılar. Söylediğim her kelimenin aleyhime delil olarak kullanılıp, deli olduğuma hükmedeceklerini bildiğim için susmayı yeğledim. Babam, yanıma oturmuş, kederinden ağlıyordu. Bense ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilmez haldeydim. O sırada cebimde bir kibrit olduğu aklıma geldi. Hemen çıkarıp bir tanesini yaktım. Karşılaştığım manzara o kadar tuhaftı ki uzun kahkahalar atarak iki yanıma yuvarlanıyordum. Babam olduğunu iddia eden adamın, annemin, amcalarımın, dayılarımın gözlerinin yerinde birer arpacık soğanı ya da ona benzer şeyler vardı. Yani bu zavallıların hepsi en önemli duyu organından, gözden yoksundular. O esnada odadakilerin manzarası o kadar garipti ki kahkahalarım büsbütün arttı ve neredeyse hastalık boyutuna ulaştı. babalık, analık ve diğerleri dörder ayağa sahipti ve olanca kuvvetleriyle zıplıyorlardı. Bir süre böyle zıpladıktan sonra babalığım yanıma geldi. Elimi tuttu ve öptü:
--Ey beyaz ifritin sarı şeytanı! Saltanatın mübarek olsun! Bin senedir bütün alem seni beklemekteydi. Sonunda büyük bir mucize eseri sanki benim soyumdan dünyaya geldin. Bin senedir beklemekte olduğumuz sesi çıkardın. Şimdi bütün kızıl şeytanlara haber vereyim de gelip elini öpsünler. Her yere bu durumu bildirsinler, dedi.
Yakınımda bulduğum bir zeytinyağı ile kandil yaptım. Sonra, biraz atıştırmaya niyet ettim. İşte tam o sırada memleketin padişahı, vezirleri, alimleri eve akın etti. Hepsi bana:" Sarı Şeytan Hazretleri" gibi acayip bir ünvan vererk, son derece büyük hürmet göstermekteydiler. Sokaklarda dolaşarak insanlara Sarı Şeytanın geldiğini müjdeliyorlardı. Memleketin en ünlü ve en süslü sarayını bana tahsis ettiler. Emrime yüzlerce hizmetçi verdiler. Ben yavaş yavaş bu acayip halkı incelemeye koyuldum. Bunlar tamamen kör değillerdi. Işığı bizler gibi algılamamaları ve sürekli karanlıkta bulunmalarına rağmen kendilerine özgü bir görme şekilleri vardı.
Şehirleri oldukça güzel inşa edilmiş olup, sanatta da hayli ilerlemişlerdi. Özellikle edebiyat, teoloji ve felsefeye büyük bir önem veriliyordu. Sayısız üniversiteleri, meşhur alimleri, hocaları bulunuyordu. Bugün ilahiyat fakültelerinin final imtihanına gittim. Öğretmenler ve öğrenciler şaşırmışlardı. Üniversite dekanı; ilim, kemal ve hakikat bilgisinin yalnızca Sarı şeytanda bulunduğunu, kısa bir süre sonra kendisinden mevcut tüm bilgilerin incelenmesini rica edeceklerini açıkladıktan sonra imtihan başladı. Birinci sırada oturan "Bibi" isimli zeki bir öğrenciye sorular soruldu. Bibi, alemin yaratılışı hususundaki soruya şöyle cevap verdi:
--Bundan seneler önce yaşamış olan "Tata" adlı alimin dediğine göre, onbeşbin yıl önce Beyaz İfrit altın semada, mor şeytanlarla beraber oturuyormuş...
Konuşmasına devam edecekti ki dinleyiciler arasından biri itiraz etti:
--Üç bin yıldır bu yanlış fikirde ısrar edip duruyorsunuz. Beyaz ifrit in beraberindeki şeytanlar mor değil, açık maviydi.
Üniversite dekanı:
--Efendi, şu an imtihandayız, itiraz etmeyin! Başka bir zaman Sarı Şeytan Hazretleri huzurunda, alimlerimizle bu konuyu tartışabilirsiniz, dedi.
Meğer çoğunluğun fikrine aykırı düşen birtakım yeni fikirlere sahip olduğu için hükümet tarafından baskıya maruz kalan "Tantan" adında meşhur bir alimmiş itiraz eden kişi. Benim orada bulunmamı fırsat bilerek itiraz etmeye cesaret edebilmişti.
Öğrenci konuşmasına devam etti:
--Mor şeytanlar, Beyaz İfrit e karşı son derece itaatkar olmalarına rağmen çok aptal olduklarından Beyaz İfrit birazcık akıllı bir mahluk yaratmaya niyet etti. Gökyüzünün süprüntüleri ile sekiz köşeli bir meydan yaptı. Fezaya tükürdü. Bu tükrükten bir deniz meydana geldi.Meydanı denizin ortasına koydu. İşte bu bizim yaşadığımız alemdir. Yalnız deniz suyu dondu. Alem buzlarla doldu. Bunun için bir kazan yapıp üstüne yerleştirdi. Onu tükrüğü ile doldurup, nefesi ile kaynattı. Böylece alem ısındı. Daha sonra mor şeytanlardan bir ikisini yontarak küçülttü. Sonra bir delik açarak onu şişirdi. Bunları ortalığa salıverdi. İşte bunlar bizim atalarımızdır.
Bunun üzerine itiraz eden alimin sesi yine yükseldi:
--Kazan, kazan! Bir kazan patırtısı aldı başını gidiyor. Ancak bu kazanın kaç kulpu olduğunu, nereye asıldığını, ne ile asıldığını bilen, bu sırra eren bir Allahın kulu yok. Sizi cahiller sizi!
Nihayet her iki taraftan da gürültüler yükselmeye başladı. Padişahın onayıyla öğrencinin imtihanı ertelendi. Ve, bir hafta sonra bütün meşhur alimlerin bir araya gelip fikirlerini belirtmeleri kararlaştırıldı. Ben hangisini doğru bulursam, doğru ve gerçek ilim onun ilmi olacaktı. Sonra meclis dağıldı.
Bir hafta sonra şehrin en büyük meydanına büyük bir meclis kuruldu. Ben kocaman çanakların içine zeytinyağı doldurularak kandiller yapmış, bunları meydanın her tarafına koydurtmuştum. Alimler iki kısma ayrılmıştı. Bir kısmı Tanta nın başkanlığında toplanmış olan, dinde reformu savunan kimselerdi. Diğerleri Tonton adlı alimin etrafında toplanmıştı. Sonunda Tonton ve Tantan karşıma geldi. Tonton dedi ki:
--Ey Tantan! Binlerce yıllık bir araştırma ve inceleme neticesinde elde edilen bilgilere fuzuli yere itiraz etmek caiz değildir. Artık şarlatanlık devri sona erdi. Haydi bakalım Sarı Şeytan Hazretlerinin huzurunda tüm itirazlarını dile getir.
Tantan cevap verdi:
--Ey Tonton! Ben size her konuda karşı çıkmıyorum. Fakat siz ilerlemeye düşmansınız. Araştırmıyorsunuz. Bilgilerinizi genişletmiyorsunuz. Örneğin, hala Beyaz İfrit in yanındaki şeytanların mor olduğunu iddia ediyorsunuz.
--Bize ulaşan bilgiler böyle.
--Evet ama bu yanlış. Zira, binlerce yıl Beyaz İfrit in huzurunda bulunan şeytanların rengi aslen mor olsa bile, onun ışığının etkisiyle renklerinin açılıp, maviye dönmesi gerekmez mi? Ey Tonton! Birazcık insaflı ol!
--Dediğin doğru olabilir, ancak bu hususta elimizde bir delil yok.
--Nasıl yok! Bir ateşin bile karşısına konan katı cisim zamanla yumuşuyor, hatta bazıları eriyor. Öyleyse mor şeytanların da şimdiye kadar mavi olmaları gerekir.
--Dedim ya, olabilir.
--Alemin üstüne asılan kazandan bize ısı geldiğine inanıyorsunuz.
--Bize gök kazanından ısı geldiği, gece ile gündüz sıcaklıklarının farklı olması ve de mevsimlerin durumuyla sabittir.
--Peki, gök kazanının kaç kulbu vardır?
Bu önemli soruya Tonton cevap veremedi. Tonton dedi ki:
--Susuyorsunuz. İşte ben, sizin bilmediğiniz bu sırrı keşfettim. O kocaman gök kazanının tam yedi yüz altmış sekiz buçuk kulpu vardır.
Artık sabrım tükenmişti. Kendimi tutamadım. Güneşe "Gök Kazanı " adını verip, onu nefesle kaynatmak, ona yedi yüz altmış sekiz buçuk adet kulp takmak ve bunları ilim saymak gibi saçmalıklara dayanamayıp, kahkahayı patlattım. Fakat bizim kahkaha onların binlerce senedir beklediği semavi ses hükmünde olduğundan, bu kahkaha Tantan ın haklı ve ilminin gerçek olduğuna işaret sayıldı. Kahkahayı işitince kendilerine özgü bir takım ibadetlere başladılar. Başta Tantan ve Tonton olmak üzere hepsi dört ayaklı olup olup zıplamaya başladı.
Kahkahalarla uyandım. Karşımda Aynalı nın güleç yüzünü gördüm.
--Bu kamil kişilerin mukayesesine ve bu alimlerin fikirlerinin tazeliğine ne diyorsun? İşte eşyanın hakikatına nispetle, insanların ilmi, Tantan ın keşfine benzer. Bu, kıyamete kadar da böyle olacaktır. Çünki insanların gözü, hakikatı görme noktasında arpacık soğanına benzer, dedi.
Ya Maruf! Seni hakkıyla bilemedik.
Noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz.
Hazret-i Seyyit
Yazar--> Filibeli Ahmet Hilmi
Amak-ı Hayal sayfa 55-60 arası
|
|
|
Yorum göndermek için lütfen üye girişi yapın.
|
|
|
|
Tanımlanmış Anket Bulunamadı.
|
|
Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.
|
|